Bu Kaybın Adı Mı Kader?
İndir
Özet
Bazı kitaplar okunmak için yazılmaz; insanın içinden geçmesi için yazılır. Bu Kaybın Adı mı Kader? tam olarak böyledir. Okurunu bilgilendirmeyi değil, onu sarsmayı; rahatlatmayı değil, dürüst bir yüzleşmeye davet etmeyi seçer. Bu metin, kaybın adını aceleyle koyan kolaycı tesellilere mesafeli durur. Çünkü bazı kayıplar, isimlendirilerek hafiflemez. Bazı yaralar, kapatılarak değil, ciddiye alınarak taşınır. Elinizdeki kitap, insanın başına gelenle değil, başına gelenin onda açtığı boşlukla ilgilenir. Ve o boşluğun içinde, hâlâ insan kalmanın imkânlarını arar.
Bu eser, kader fikrini romantik bir teslimiyet alanı olarak değil; anlamla müzakere edilen bir eşik olarak ele alır. “Bu kaybın adı mı kader?” sorusu, edilgen bir kabullenişin değil, bilinçli bir itirazın ürünüdür. Yazar/lar, kaderle pazarlık eden bir öznenin sesini duyurur. Başına geleni kutsamadan, acıyı öğretici bir fetişe dönüştürmeden; ama yaşanan yıkımın insanı nasıl dönüştürdüğünü inkâr etmeden ilerler. Buradaki temel iddia nettir ve serttir: Hiçbir mutsuzluk şahane değildir. Acı yüce değildir. Travma bilgelik garantisi sunmaz. Ancak insan, acının ortasında bile anlam kurabilen tek varlıktır. Bu anlam, acıyı haklı çıkarmaz; ama onu yaşanabilir kılar.
Kitap, travmayı bireysel bir zayıflık olarak değil, anlamın çöktüğü bir eşik olarak kavrar. Travma burada bir olaydan ibaret değildir; insanın dünyayla yaptığı sessiz sözleşmenin bozulmasıdır. Güven, süreklilik ve öngörülebilirlik duygusu bir anda askıya alınır. İnsan yalnızca geçmişini değil, geleceğini de kaybeder. İşte bu noktada eser, dayanıklılık kavramını popüler psikolojinin parlak ama sığ söylemlerinden çekip alır ve hak ettiği yere koyar: Dayanıklılık güçlü olmak değildir; sarsıldıktan sonra dağılmamayı başarabilmektir. Acıya rağmen değil, acıyla birlikte yaşamayı öğrenme sanatıdır.
Metin boyunca Bowlby’nin bağlanma kuramı, Anna Freud’un savaş çocukları üzerine gözlemleri ve Françoise Dolto’nun ilişkisel gelişim anlayışı, edebî bir dille ama bilimsel bir omurgayla işlenir. Ancak bu kitap akademik bir serinkanlılığın ardına saklanmaz. Bilgi, burada insanın kalbine değdiği ölçüde anlamlıdır. Yazar/lar, teoriyi anlatının içine gömer; kavramları yaşanmışlıkla sınar. Çünkü insan, tek başına iyileşmez. İnsan, ancak biri tarafından görüldüğünde, duyulduğunda ve ciddiye alındığında hayatta kalır. Bu kitap, tam da bu tanıklığın metinsel bir karşılığıdır.
Bu Kaybın Adı mı Kader? travmanın çocuklukta, yetişkinlikte ve toplumsal düzeyde bıraktığı izleri birlikte düşünür. Savaş, göç, yoksulluk, istismar ve sevgisizlik; yalnızca bireysel hikâyeler olarak değil, kolektif bir hafızanın yaraları olarak ele alınır. İyileşmenin yalnızca bireysel bir mesele olmadığı, etik ve toplumsal bir sorumluluk taşıdığı ısrarla vurgulanır. Bir toplumun olgunluğu, yaralılarına nasıl davrandığıyla ölçülür. Kurbanı sessizliğe mahkûm eden, iyileşmeyi saldırganı aklamakla karıştıran her söylem, yeni yaralar üretir. Bu kitap, o sessizliğe razı olmaz.
Eserde estetik, acıyı cilalayan bir örtü değildir; acının ağırlığını taşımanın bir yoludur. Mizah, hayal gücü ve anlatı; kaçış değil, direnç biçimleri olarak ele alınır. İnsan, hayal kurabildiği sürece teslim olmaz. Anlatı, travmayı susturmaz; onu sınırlar. Söze dökülen acı, artık her yere sızamaz. Bir biçim kazanır, bir çerçeve edinir. Bu çerçeve, insanı yutmaz; taşınabilir kılar. Kitap boyunca yinelenen temel fikir şudur: İnsan, yaşadığını hikâyeye dönüştürdüğünde yarasının üzerinde söz sahibi olur.
Bu metin, iyileşmeyi kutsamaz. Hızlı çözümler, parlak reçeteler, moral veren sloganlar sunmaz. Aksine, iyileşmenin çoğu zaman düzensiz, zikzaklı ve geri dönüşlerle dolu bir süreç olduğunu kabul eder. Travma sonrası “normale dönüş” vaadini reddeder. Çünkü insan, travmadan sonra aynı kalmaz. Ama yok da olmaz. Başka bir biçimde yeniden var olabilir. Bu başka biçim, daha kırılgan ama daha derin; daha temkinli ama daha gerçek bir varoluştur. Umut burada bir duygu değil, bir eylemdir. İnsanın, yarasına rağmen yaşamla bağ kurma ısrarıdır.
Bu Kaybın Adı mı Kader? kader kavramını edilgenlikten kurtarır. Kader, bu kitapta mutlak bir yazgı değildir; insanın anlamla pazarlık ettiği bir alandır. İnsan, başına geleni seçemez; ama ona vereceği anlamı seçebilir. Bu seçim ne kahramanca ne de romantiktir. Çoğu zaman sessiz, yorgun ve inatçıdır. Ama gerçektir. Ve gerçek olan, çoğu zaman iyileştiricidir.
Bu eser, acının içinden konuşanlara ses verir. Yıkılmış ama hâlâ ayakta olanlara. Kayıp yaşamış ama tamamen kaybolmamış olanlara. Teselli aramayan, yalnızca anlaşılmak isteyenlere. Okurunu avutmaz; onu ciddiye alır. Çünkü insanı iyileştiren şey çoğu zaman umut değil, görülmüş olma duygusudur.
Bu kitap şunu fısıldar: Evet, kırıldın. Evet, eksildin. Ama hâlâ buradasın. Ve bu, az şey değildir.
