Ayrılık da Sevdaya Dahil: Özgür Bırakın
İndir
Özet
Bu kitap, iki yazarın ortak belleğinden süzülen; edebiyat, psikoloji ve varoluş düşüncesinin kesişim noktasında duran editöryel bir yüzleşmedir. Biz bu kitabı yazarken bir “hikâye anlatma” gayesiyle yola çıkmadık. Daha çok, insanın kendisiyle, başkasıyla ve zamanla kurduğu kırılgan ilişkilerin izini sürmek istedik. Attilâ İlhan’ı bu yolculuğa bir referans olarak değil, bir eşik, bir eşlikçi ve zaman zaman da bir itiraz sesi olarak dahil ettik. Çünkü onun dizeleri, yalnızca şiirsel bir estetik sunmaz; aynı zamanda insan ruhunun karanlık odalarına tutulan sert bir projektördür. Bu kitap, o ışığın altında hem kendimize hem okura bakma cesareti gösterir.
Editöryel olarak bu çalışmanın temel iddiası şudur: İnsan ruhu, romantik anlatıların yumuşak diliyle değil, kırılmanın ve eksilmenin gerçekliğiyle anlaşılabilir. Bu nedenle kitap boyunca aşk, sevgi, bağlılık, terk ediliş, yalnızlık ve mecburiyet gibi temalar idealize edilmez; aksine, psikolojik ve duygusal yükleriyle birlikte ele alınır. Attilâ İlhan’ın “Beni de kırdılar; içimde kırdılar” diyen sesi, bu kitabın ana damarlarından biridir. Çünkü bizce kırılmak, yalnızca başkasının eylemi değildir; insanın kendine karşı geliştirdiği sessiz ihmallerin de sonucudur. Bu bağlamda kitap, bireyin içsel dünyasında yaşanan çatışmaları, savunma mekanizmalarını ve duygusal çökkünlük hâllerini hem edebi hem de psikolojik bir çerçevede tartışır.
Akademik açıdan bakıldığında, bu eser disiplinlerarası bir zeminde konumlanır. Psikoloji, edebiyat, felsefe ve kültürel eleştiri arasında bilinçli olarak geçirgen sınırlar kurduk. Modern bireyin duygusal deneyimlerini açıklarken yalnızca klinik kavramlara yaslanmadık; aynı zamanda edebiyatın sezgisel gücünden faydalandık. Çünkü insan deneyimi, yalnızca tanımlarla değil, imgelerle ve metaforlarla da anlaşılır. Attilâ İlhan’ın dizeleri burada teorik bir süs değil; duygunun düşünceye dönüştüğü bir ara yüz olarak işlev görür. Onun “Ben birinin hiçbir şeyiyim” cümlesi, bağlanma kuramlarından narsistik yaralanmaya, görünmezlik hissinden benlik değerine uzanan geniş bir psikolojik tartışmanın kapısını aralar.
Bu kitabı yazarken “biz” dilini özellikle tercih ettik. Çünkü bu metin, tekil bir bilinçten değil, iki farklı bakışın ortak yankısından doğdu. Yazarlık sürecimiz, bir uzlaşmadan çok bir karşılaşmaydı. Zaman zaman aynı cümlede farklı duygulara yaslandık; kimi yerde biri sustu, diğeri tamamladı. Bu nedenle metnin dili yer yer çatallanır, yer yer birleşir. Okurdan beklediğimiz de bu çok sesliliği bir dağınıklık olarak değil, insan ruhunun doğasına uygun bir zenginlik olarak okumasıdır. Zira insanın iç dünyası da tek bir anlatıdan ibaret değildir.
Duygusal açıdan bu kitap, sevginin ideal hâllerini değil, başarısızlıklarını merkezine alır. Yanlış hayallerin şehirlerinde kalmayı, sevilen olmamayı, ortak bir fotoğrafa bile dönüşemeyen ilişkileri anlatır. Ancak bunu yaparken romantik bir melankoliye sığınmaz. Aksine, duygusal acının nasıl anlam üretici bir deneyime dönüşebileceğini sorgular. Psikolojik dayanıklılık, burada “güçlü olmak” şeklinde değil; acıyla kalabilme, onu inkâr etmeden taşıyabilme kapasitesi olarak ele alınır. Attilâ İlhan’ın “Ölmek yasak” diyen sesi, bu bağlamda varoluşsal bir direnişin simgesidir: Hayata karşı değil, hayatta kalmaya dair bir mecburiyet.
Edebi düzlemde kitap, şiirsel bir anlatımı akademik ciddiyetle bilinçli olarak yan yana getirir. Bu bir stil tercihi değil, bir zorunluluktur. Çünkü duygular kuru bir dille anlatıldığında eksilir; akademik çerçeve olmadan sunulduğunda ise dağılır. Biz bu iki uç arasında bir denge kurmaya çalıştık. Metin, yer yer deneme tadında ilerler; yer yer teorik açıklamalara yaslanır. Ancak her durumda insan deneyimini merkeze alır. Attilâ İlhan’ın sert, zaman zaman acımasız dili, bu dengeyi bozan değil; onu diri tutan bir unsurdur.
Psikolojik olarak kitap, özellikle içsel kırılma, değersizlik hissi, duygusal yoksunluk ve yalnızlık temalarına odaklanır. Ancak bunları patolojik etiketlerle sınırlamaz. Daha çok, modern insanın ilişkisel dünyasında bu duyguların nasıl normalleştiğini ve hatta görünmez hâle geldiğini tartışır. “İçimde kırdılar” ifadesi, burada bir metafor olmanın ötesine geçer; kişinin kendi duygusal ihtiyaçlarını sürekli ertelemesinin, kendini ikinci plana atmasının bir sonucu olarak okunur. Bu kitap, okuru suçlu aramaya değil, farkındalığa davet eder.
Editöryel bir tanıtım metni olarak bu yazının amacı, kitabı parlatmak değil; onu doğru bir yere yerleştirmektir. Bu kitap hızlı tüketilen bir metin değildir. Okurdan dikkat, sabır ve duygusal açıklık talep eder. Karşılığında ise kesin cevaplar değil, derin sorular sunar. Biz bu kitabın, özellikle edebiyatla psikoloji arasındaki gri alanlarda çalışan akademisyenler, yazarlar ve düşünürler için verimli bir tartışma zemini oluşturacağını düşünüyoruz. Aynı zamanda kendi duygusal tarihine dürüstçe bakmak isteyen her okur için de bir eşlik metni olma iddiası taşır.
Son olarak şunu açıkça söylemek isteriz: Bu kitap bir “umut kitabı” değildir ama umutsuz da değildir. Daha çok, insanın kendini kandırmadan yaşama cesaretini savunur. Attilâ İlhan’ın dizeleriyle konuşur, ama onunla sınırlı kalmaz. Onu bir başlangıç noktası olarak alır ve kendi sesini kurar. Biz bu kitabı yazarken kendimizi de korumadık; metnin bizi de kırmasına izin verdik. Belki de bu yüzden, ortaya çıkan şey kusursuz değil ama sahicidir. Bu kitap, sevginin her zaman kurtarmadığını, ama insanı kendisiyle karşılaştırdığını söylüyor. Ve bazen, bu karşılaşma her şeyden daha öğreticidir.
